İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Detant

Detant dönemi Soğuk Savaş yıllarının gerginliklerinin ardından yaşanan yumuşama dönemini tanımlamak için kullanılan bir kavramdı. Geçtiğimiz hafta yaşanan hızla tırmanan gerilimlerden sonra gelen tansiyon düşürücü haberler acaba yeni bir detant dönemine mi giriyoruz diye umutlanmamıza yol açtı.

ABD’nin Süleymani suikastının ardından İran’ın (galiba sözde) intikam saldırısının ardından önemli bir tepki vermeyeceğinin anlaşılması, bölgedeki olası çatışma senaryolarını şimdilik ortadan kaldırdı. Keza Libya cephesinde Hafter’in Türk-Rus ateşkes önerisine uyacağını açıklaması da özellikle ülkemiz için sevindirici bir haber olarak kayda girdi.

Peki ortaya çıkan bu detant dönemi kalıcı mı? Umarız öyledir.

Doğal olarak İran demişken, konuyu biraz daha irdelemek gerekiyor. İran’ın ABD üslerini hedef alan füze saldırısı sırasında Ukrayna’ya ait sivil uçağı düşürmesi, aslında komşumuzun kendisine atfedilen büyük devlet imajı ile hiçbir ilgisinin olmadığını anlamamıza yetti. Kendisine gelen bir saldırı füzesi ile kendi havaalanından kalkan bir uçağı dahi ayırt edemeyen bir ülkenin içine sürüklendiği prestij kaybı herhalde Ortadoğu hesapları yapılırken İran’ın bölgedeki gücünün de zayıflamasına yol açacaktır. Hele başta uçağın teknik arızadan ötürü düştüğü iddiasının birkaç gün geçtikten sonra, “Biz vurmuşuz, özür dileriz” açıklaması affedilebilir bir durum değil. Bu görünüm altında ABD’nin Süleymani suikastının ABD’nin kar hanesine yazılacağını, bu işten en kazançlı olarak Trump’ın çıkacağını da ileri sürmek çok hatalı olmayacaktır.

Hafter’in ateşkesinin bizim bir zaferimiz olmadığını da belirtmek zorundayız. Eğer Putin bu ateşkesin arkasında durmasaydı acaba Hafter durdurulabilir miydi? Dolayısı ile bu denklem içinde önümüzdeki günlerde Rusya ile ilişkilerimizi ve özellikle İdlip’deki gelişmeleri yakından izlemek durumunda olacağız.

Dış politikada detant sinyalleri alırken, içerde ise Kanal İstanbul üstünden tansiyonun yükselmeye devam ettiğine tanıklık ettik. Neredeyse konuyla ilgili bütün bilim insanlarının gerek teknik, gerekse siyasi (Montreux Boğazlar Sözleşmesi referansıyla) olarak karşı çıktığı Kanal projesine sayın Cumhurbaşkanı ve kabine üyelerinin inatla sahip çıkması önümüzdeki günlerde de devam edeceğe benziyor. Tartışma uzadıkça da karşıt tezlerin giderek daha fazla taraftar topladığı anlaşılıyor.

Son söz referandum talebini dile getiren Sayın İmamoğlu’na. Siz benim ve çocuğumun nefes alma hakkını konu ile ilgili hiçbir bilgi sahibi olmayan insanlara sorma hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz?

Demokrasiyi popülizmle eşdeğer hale lütfen getirmeyin. Yaptığınız onca değerli çalışma tek bir cümle ile çöpe gitmesin.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »